benden bu kadar

RSS
Mar 4

Tebdili Mekanda Ferahlık >> mervegzkck.wordpress.com

Yazma işini biraz daha ciddiye alayım, kendime bu konuda temiz,beyaz bir sayfa açayım dedim. Bir beter huyum var, ne zaman bu moda girsem illa ki herşeyi değiştirmem gerekir. Ben de sayfamı değiştirdim. Buralarda da takılırım elbet ama bundan sonra küçük yayın dünyama ilgili adresten devam edeceğim. Beklerim…

Kimin ifadesi daha özgür?

Nedir bu demokrasi? Kime yararı,kime zararı dokunur? Demokrasi kelimesi çıkınca ağızlardan herkesin kafasının içinde aynı çarklar mı döner? Yoksa kimi için hayatın anlamı, kimi için elinin kiri, kimi için de dilinin oyuncağı mıdır?

Yeni Medyada Nefret Söylemi* kitabının önsözünde Işık Barış Fidaner net ifadelerle sorgular demokrasinin kapsamını ve akabinde düşmanlarını. Der ki;”Demokrasi, birçok yerde düşünce ve ifade özgürlüğü olarak tanımlanır. Bu tanımın hemen ardından ise denir ki; bazı düşünceler özgür bırakılamaz, çünkü bu düşünceler doğrudan doğruya demokrasinin işleyişini hedef alır ve özgürlüğe zarar verir.” Yani aslında ifadelerin özgür bırakılması demek,bügün anlaşıldığı haliyle hiçbir mantık süzgecinden geçirilmemiş ve hiçbir entellektüel düzeyi olmayan ifade ve hakaretlerin keyfe keder ortaya saçılması anlamına gelmemektedir. Bir diğer deyişle özgürlüğü gerçek anlamda koruyabilmek, ifadelerin doğru düzeyde kısıtlanmasıyla sağlanabilir.Mesele ise bu kısıtlamanın sınırlarını ve kriterlerini belirlemektir. “Demokrasi sorunun çözümü için çaba saf etmek isteyen biri,toplumsal demokrasi içinde ifade bulabilecek söylemler ile bununla çelişen söylemleri ayıracak bir turnusol kağıdına ihtiyaç duyar” denir aynı yazıda bu sebeple. Çünkü insanlara özgürce kendilerini ifade edebilecekleri ortamı sağlamak kadar, bir yandan da egolarının kurbanı olmalarını ve ifadelerinin diğer gruplara zarar verir hale gelmesini engellemek de demokrasinin içeriğidir.

Sonuç olarak da yazı şu şekilde bağlanır; “Kısacası, demokasi sorununu somutlaştırmanın yolu, demokratik özgürlüğün istisnasını belirlemekten geçiyor. Nefret Söylemi kavramı da, topluma dayanan bir özgürlük ve demokrasi anlayışı için ihtiyaç duyduğumuz istisnayı belirler.

İşte bugün Taksim’de küçücük çocukların ellerinde gördüğüm küfür dolu pankartlar bu sayfalarda yazılan yazıları getirdi hemen aklıma. Acı ve vahşet dolu bir olayı protesto etmek için bir araya gelmiş insan güruhunda tek gördüğüm, karşı takımın taraftarlarına küfür edip stres atmaya denk düşecek kadar basit bir aymazlıktı. Maksat acıları anmak,vahşeti lanetlemek, insanı yüceltmek değil de sadece sinir olduğun adamın arabasının lastiğini patlatmak gibi bir dürtüye hizmet etmekti adeta. Bu sebeple de bütün demokrasi ihlalleri başarıyla yerine getirildi ve 15 yaşında çocuklar ellerinde “Hepiniz Ermenisiniz,Hepiniz Piçsiniz” yazan kağıtları yoldan geçen arabalara doğru sallama cesaretini gösterebildiler.

Topraklarını işgal etmiş düşmanın bayrağını, kendi askerlerine emir vererek yerden kaldırtan başkomutanıyla övünen bir milletken, hangi arada milletlerin isimlerini küfürlerle aynı kağıtlara yazıp,meydanlarda çocukların eline tutuşturan insanlar olduk bilemiyorum. Tek bildiğim biraz daha ümitsizliğe kapıldığım bir Şubat günü oldu bu Pazar.

*Yeni Medyada Nefret Söylemi, Kalkedon

Okuldan yeni mezun olduğumda annem açmıştı ilk yüksek lisans konusunu. Bir nevi rutin ebeveyn yoklaması şeklinde. Eee malum,bilmemkim teyzenin oğlu/kızı arayı açmadan hemen bir EM-Bİ-EY macerasına başlamıştı. Benim saftiriğim de kızım bir şeyden eksik kalmasın dürtüsüyle bana bir olta atmıştı. Bense o an itibariyle hala burnumdan gelmekte olan teoremlerden,ispatlardan kurtulmanın ferahlığıyla yüzüne bile bakmadım bu oltanın. Zaten her yeni mezun gibi ne yapacağımı bilmiyordum, bambaşka uçuk hayallerin peşindeydim ve sırf boşluktan ve korkudan bir yüksek öğretim kurumunu kendime siper etmeye hiç niyetim yoktu. 

Tam 5 senemi aldı ne yapmak istediğimi bulmak. Bu süre zarfında olmayacak şeyler istedim zaten olmadılar, istediğimi sandığım şeyleri oldurdum sonra istemediğimi fark ettim, istemediğim şeyler burnumun dibinde bitti. Sonunda bugün bu noktaya geldik. Şimdi elimizdekiler ise parçası olmayı çok sevdiğim bir sektör ve hoplaya zıplaya yolunu tuttuğum ve her anından zevk aldığım bir yüksek lisans programı. Bu ifadelerden her şey de nasıl yoluna girdi anlaşılmasın, söz konusu balık burcu bir kişilik olunca hiç birşey asla yoluna girmez ve okyanus hayat boyu gezmeyi gerektirecek kadar büyüktür. Ama en azından şimdiki kıyılardan bazıları oldukça keyifli.

Bütün bunları neden yazdığıma gelince, bu dönem ilk kez Galata Fotoğrafhanesi’nde dersini aldığım Bülent Özel’in sabırsızlıkla beklediğim “E-Birey ve Toplum” isimli dersini almış bulunuyorum. Bülent Hoca düzenli blog yazma ve takip etme konusuna önem veren biri olduğu için de haftalık okumaların yorumlarını kişisel bloglarımızda yayınlamamızı ve linkleri her hafta paylaşmamızı önerdi ki bence ödev hazırlamak için oldukça motive edici bir yöntem.

Velhasıl kelam önümüzdeki günlerde, bilgi toplumu ve devrimi, internet teknolojileri, dijitalleşen dünya, kişisel bilgilerin korunması, e uygulamalar ve buna benzer pek çok ‘bence’ keyifli konuda kafanızı şişireceğim, şimdiden duyurulur…

Feb 7

Bu filmi hep arafta kalmak diye izlemiştim. Filmin asıl konusu beklemekmiş . Beklemekten korkmamak, beklemeyi eleştirmemek, beklerken durmamak. Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak. İkisini bir yapabilmekmiş bu filmin derdi.

Film, İran’lı Mehran Nasseri’nin gerçek hayat hikayesinden esinleniyor. Mehran 10 yıl Paris havaalanında beklemeyi yaşamının içine alarak yaşamış, yaşamayı üstüne örterek beklemiş.

Ben de hep beklerim. Beklediğim gelse, yenisini bulur yenisini beklerim. Ama benim hatam beklerken nefesimi tutuyormuşum. Derin bir nefes aldım dün ve terminalde beklemeye devam…

Saroyan;

Yine en sevdiğim şeyi yaptım, kitaplarımı dinledim. Kafamı dağıtmak istediğimde hep yaparım; kütüphanemin önüne gidip rasgele bir kitap seçip, rasgele bir sayfa açarım ve merakla beklerim bana ne diyeceğini kitabın.

Bu sefer kitabı çok rasgele seçmedim belki, birkaç gündür okuduklarım,dinlediklerim elimi direk o kitaba götürdü ama sayfa seçimi tamamen spontone gelişti.

Şöyle dedi kitap William Saroyan’ın ağzından;

Bitlis’i çok çalıp söyledim ben. Çünkü insanlarımın dağlık şehridir o, ve bir anlamda başlı başına bir ülkedir. Şöyle ki orada yaşayan Ermeniler,Kürtler ve Türkler, kendilerini hemşerileriyle diğer şehirlerinde yaşayan soydaşlarından çok daha yakın akraba olarak görmüşlerdir.

[Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan/ Aras Yayıncılık]

Tekrar hatırlatmak iyi olacak bu akrabalığı tüm unutkan hemşerilere…

Dec 4

Lise yıllarının gözde şarkısı. Sert kız rollerine kendimizi çok kaptırdığımız zamanlardı, Aslı’yla sınıfın en arkasında oturup haftalarca para biriktirilip alınmış Sony walkmen’de tekrar tekrar dinlerdik bu ve benzeri zenci-hatun grupları.Dünyanın yükü omuzlarımızdaydı ve dedim ya biz sert kızlardık,o ne oluyorsa artık… :)

Dec 2

Life goes on / It gets heavy

Dec 2

Hüviyet Tespiti

Guliver kompleksine kapılmadan kendini ölçüye vurabilmek. Mağdurluk numarasına yatmadan, mazoşizm şehvetine yaslanmadan gerçek hüviyetini tespit edebilmek.

Cemil Meriç

O afili okullara,dopdolu özgeçmişlere kanma, en büyük acılar seninkilermiş gibi de kendine acıyıp durma, büyü artık diyor!

Ama ben böyle söyleyebiliyorum tabi, Cemil Meriç’ten yukarıdaki üslûp çıkıyor.

Nov 8

Hasan Boğuldu!!

Bu bayram tatilinde babam “hadi gel doğa tatili yaptırayım sana” deyince birikmiş yorgunluktan mıdır bilmem katılımcıların yaş ortalamasını dikkate almadan atladım direk teklife. (Tabi tatilin beleşe geleceği fikri de cazipti.)

Doluştuk arabaya,turunculu,sarılı tarlaların arasından geçerek vardık Edremit’e. İlk gün yol yorgunluğunu atalım,oteli keşfedelim faslı bitince de bugün artık çevre dağlara,ovalara vurduk kendimizi.

Bugünkü rotamızı biraz Iphone harita uygulaması, biraz babamın ısrarlara rağmen inatla kimseye yolu sormadan bir yerlere sapma dürtüsü belirledi ve daracık,iki tarafı silme zeytin ağaçlı toprak bir yoldan geçerek vardık HasanBoğuldu’ya…

Yanlış bir yoldan gelmiş olduğumuz için ne yazık ki bozuk bir taşlıktan yürüyerek şelalenin oraya inmek zorunda kaldık. Önce hasta ve yaşlıları geride bıraktık. Ama bizim hasta ve yaşlılar kafilenin en meraklı ve huzursuz tipleri olduğundan hemen mızmızlandılar,böylece aramızdan seçilen bir kurban onları teker teker taşların üzerinden zıplatarak indirdi yanımıza.

Önce tepeden şelale pozlarıyla oyalanırken sonradan keşfettiğim merdivenlerle aşağıda su seviyesine indiğimde gerçek sandığım tüm dünya değişti ve ben sanki Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’nun peşinde orta dünya ormanlarından birinde kaybolduğumu sandım. 

Şimdi fotoğraflara bakarken (benim amatörlüğümün de etkisiyle) sıradan kartpostal fotoğrafları görüyorum  ama orada o taşların üzerinden sekip, o suyla elini yüzünü yıkayıp, o heybetli ağaçların altında gökyüzüne bakarken bambaşka bir şey oluyor.

Çektiğim onca taş-şelale-ağaç pozundan (hiç sevmediğim bir tarz olan doğa fotoğrafçılığına olan ön yargımdan ötürü) bir eleme yaptım ve aşağıdaki mini-hikayeyi çıkardım.

Ama hala fotoğraflar oradaki heybetli güzelliğin yanında basit yanılsamalar olarak kalıyor. Yani bence ne yapıp edip HasanBoğuldu’ya bir uğrayıp, mutlaka o merdivenlerden aşağı inin.

Birileri seslenmiyor olsa ben hala orada öylece dikiliyor olacaktım…

**************************************************************

Bu yoldan tellere tutunarak ve yosunlu taşlara basarak geçmek gerekiyor, hem de sonunda nereye varacağınızı göremeden… 

Önce bir tahta köprüden aşağıya bakıp makinaya saldırıyor insan.Bu arada yukarıdaki sarı tabelada “lütfen suya atlamayınız” gibi bir şey yazıyor. Hasan’dan ders çıkarmayanlar var anlaşılan.

Uzun bir süre hiçbir şey yapamadan altında öylece durup bakakaldım.

Birazdan Arwen atı Asfaloth’un üzerinde çıkacak ve söylediği Elfçe büyüyle suları yükseltecekmiş gibi… Saninyenin binde birinde bekledim ben bunu…

Bu görüntü tam bir klişe olmasına rağmen hep bir ferahlık duygusu yaratır bende.

Taşların üzerinden sekip derenin ortasına gitmeye çalışıyorum ve risk alamam, LadyD90 babama emanet…

Hayır,Hasan bu değil!! Normal şartlarda bu kadar yaklaşamayacağım ölü bir rakun. Bu kadar güzel hayvanlar olduklarını bilmiyordum.

***************************************************************

ÖNEMLİ NOT: Doğa gezilerimizin ikinci turu yarın yapılacak ve rotamız oldukça ünlü ve benim çok uzun zamandır merak ettiğim bir yere doğru. 

Yarın sabah 8’de yola koyulacağız.

takipte kalınız… :)

Van» Bazı günler yemekhanenin gürültüsünden kaçıp, köşedeki bakkalın derme çatma oturma yerlerinde, öğlen yemeğini tostla geçiştirmek bile rutinimizi bozabiliyor . Bu aralar da sabrımı zorlayan zorlayana, kaçtım yine gürültü patırtı hengameden, girdik bizim sokak arası bakkalımıza, bu sefer bakkalın konuşkan ve meraklı karısı vardı kasada (kaç kere “evli misin,çocuğun var mı,elini çabuk tut bak yaşın geçiyor” gibisinden soru ve nasihatlerine maruz kalmışımdır sayamadım).

Bizi şen şakrak bir “Nasılsınızz” la karşıladı, ben yorgun,kafada bin tane çağrı,entegrasyon,STF,bilmemne… ile yerli yersiz bir “iyy” çıkartabildim ancak, Olcay benim yaptığım kabalığı yapmadı ve ” İyiyiz,sağolun” un sonuna bir  de “Siz?” ekledi. Bakkalımızın şen şakrak karısından sağlam bir “Çok iyiyiz Allaha binlerce kez şükür” çıkıverdi. Bir an tokat gibi çarptı yüzüme kadının o yüz ifadesi ve sesindeki kararlılık. Ne mutlu ve huzurlu bir kadın dedim kendi kendime.

İstanbul merkezinden kilometrelerce uzak, bu varoş semtin, bu sıradan yol ağzındaki bu sıradan bakkalda, bu kadın, bakkalı işleten kocası ve 5 çocuğuyla huzuru yakalamış işte dedim kendi kendime.

Bana yetmeyen dünyalar bu kadını fazlasıyla doyurmuş, yanaklarını al al yapmış dedim.

Sonra aklıma 4 gün önce bütün dünyaları 25 saniyede değişmiş koca bir şehir geldi. Koca şehrin tek gerçeğinin gecenin nasıl geçeceği, tek geleceğinin de  kaybedilenlerin asla yerine konamayacağı ve bütün bunların hiç yaşanmamış gibi unutulacağı olduğunu fark ettim.

Elimde değil, şükrettim…